Yalan Dünya Terminolojisi: Demokrasi #1

"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer Suresi 9)

Yalan Dünya Terminolojisi: Demokrasi #1

IŞIK, Zafer (2009) *

Muhsin Bey'in mübârek nâ'şını toprağa verdikten sonra, her giden güzel insanın ardından söylediğimiz “kim kaldı?” efkârı taş gibi ciğerimize oturdu. Ancak Hazret-i Mevlânâ'nın bir gazelindeki uyarıları oturup sızlanma vakti olmadığını göstermektedir:

Öldüğüm gün, tabutumu omuzlar üzerinde gördüğün zaman,bende bu cihanın derdi var sanma.. Bana ağlama, "yazık yazık, vah vah" deme. Şeytanın tuzağına düşersen, vah vah'ın sırası o zamandır, yazık yazık o zaman denir.. Cenazemi gördüğün zaman ayrılık ayrılık deme, benim buluşmam, görüşmem o zamandır.Beni mezara koydukları zaman "elveda elveda" deme.. Mezar cennet kapısının perdesidir. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşle aya batmadan ne ziyan gelir. Sana batma görünür ama, o aslında doğmaya hazırlıktır, yeniden doğmadır.Mezar ise hapishane gibi görünür ama, aslında can'ın hapisten kurtuluşudur. (Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî) **

Evet, güneş yeniden doğmak için batar veya Yusuf bulunmak için kuyuya atılır. Bu yüzden de cihânın derdinden artık muzdarip olmayacak olanlar için sızlanma değil kendi âkıbetimizin telaşesine girme vaktidir. Muhsin Yazıcıoğlu gibi insanları ne yapabiliriz de lâyık oldukları konumda istifâde edebilirizin yollarını arama vaktidir.

Bu soru henüz hazır olmadığımız bazı çetrefilli ve hassas problemleri de gündeme getirir. Bunların başını çeken problem ise, nasıl bu kadar büyük bir liderin teşkilâtı ufak bir kitle ile sınırlı kalabiliyor?

1923 Türkiye'sine, ihtilâl meclisi sıfatını taşıyan TBMM 1. Dönem'e biraz bakalım. 1927 nüfus sayımlarına göre misâk-ı milli'de yaşayan vatandaş sayısı “13.648.270”. Savaşlardan yeni çıkmış ve henüz inkılapları tatbike başlamamış yorgun dönemler. Anadolu insanı, elinde olan üç kuruşu da milli mücadele uğruna infak etmiş. (Evlatlarını fedâ etmişler, malların infakı nedir ki). Mamafih sosyal yapı sıfırda bir ülke, milletin yiyecek ekmeği bile yok iken, tedrisat ve modernitenin düzeyini dillendirmenin anlamı yok.

1. Dönem milletvekilleri vasıflarına göre 288'i yüksek öğrenim görmüş, 94'ü orta öğrenim mezunu kişilerden oluşmaktaydı. Meslek dağılımı şu şekildeydi: 162 serbest meslek, 133 devlet memuru, 54 asker, 32 din adamı, 30 aşiret reisi, 7 teknik eleman, 16 sağlık görevlisi, 2 Reji görevlisi. Toplam 378 milletvekilinin 162'si birden fazla dil bilgisine sahipti. Bu teşkilat daha evvel Meclis-i Mebusan'dan deneyim sahibi idi. Kadrolar mâlum kongreler aracılığı ile belirlenmiş olduğunu belirtmekte fayda var. Yani demokratik parlamenter sistemimiz bir bakıma sosyal yapısı içerisinde öne çıkan kişilerden teşekkül etmesinin, günümüz demokrasi kavramının yanında monarşik bir çizgi gösterdiği görülmektedir. Zira dağdaki çoban için henüz demokrasi çarkı işlemeye başlamamıştır.

Savaştan yeni çıkmış ve henüz devlet olma rüştünü kurumsallaşma açısından tam anlamıyla göstermeye fırsatı olmadığı için ya da o devirde imkânlar temsili demokrasinin tam icra edilebilmesine olanak sağlamıyordu diyerek izah edilebilir belki. Fakat gerçekte ortada yeni bir devlet olmanın verdiği acemilikle alınan kararlar yoktur. Günümüzde yeni kurulan ülkelerden müşahede edebilmekteyiz. Şayet önceki rejimin geleneklerini topyekun ortadan kaldırmak sureti ile kurulmuş bir devlet ise, devlet olma vasfını muhafaza etmesine müsaade edilmez, ekonomik ve askeri olarak kendisinden daha güçlü bir ülkenin mandasına girmek zorunda kalır. Bunu da devlet geleneğini muhafaza edememenin yada böyle bir geleneğe hiç sahip olamamanın verdiği tecrübesizlikle yaşar.

Oysa, Türk milletine toplumsal olarak bir meslek yakıştırmaya çalışmış olsak, şüphesiz “devlet kurmak” vasfı ile bu işte ne kadar deneyimli olduğumuz ve acemi adımlar atmayacağımız anlaşılabilir. Peki cumhuriyetin kurucuları ne yaptılar? Gazi Paşa'nın siyasal prensipleri milliyetçilik odaklı bir seyre sahip olması sebebi ile, ithal edilen paket kavramları Türk milletinin mayasına göre yoğurmayı münasip görmüşlerdi. Bu usül yeni değildir, Türkler varlığını gösterdiği günden bu yana her zaman dışarıya dönük fakat kendi bildiği gibi okuyan bir topluluktur. Bu yüzdendir ki dilimizdeki yabancı kelimeler kendi ülkelerinde kullanılanı ile aynı değildir, ne Arab'ın sünnîlik yorumu ne de İran'ın şialığı bizde itibar görür. Dinî kavramlar dışında teknoloji de böyle olmuştur, elbette siyaset de böyledir.

TBMM'nin selefi olan meşrutiyetin de selefi Dîvân-ı Hümâyûn olması sayesinde meclis oluşturma ve yürütme donanımına vâkıf bu yeni hükümet, eski geleneklere son vermemiş, kendi üzerine devralmıştır. Eğer bunun aksi olmuş olsa idi, mesela hilâfet makamını yeni meclis devam ettirmeyip feshetmiş olsaydı, milli mücadelenin ne için yapıldığı konusunda kamuoyunun tepkisini alırdı. Siyasi değişimlerin sosyopsikolojik zamana etki edebilmesi için uzun bir süre geçmesi gerekir, bu bakımdan hükümetin demokratik sisteme geçtik demesi ile bu gerçekte geçildiği anlamına gelmez. Bugün siyasi partilerde derneklerde hatta şirketlere kadar bütün kurumsallaşmış teşkilatlarda görünürde demokratik yapıda monarşik bir siyaset izlemektedir. Koltuk sevdası denilen lakırdı, kökünde saltanatın kaldırılmayıp, pay edildiği gerçeğini saklamaktadır. Yani her bir parti kendi monarşik hükümdarlığını ilan etmek için fırsat kollayan kurumlardır. Oy vermek, sen benim padişahım ol deklerasyonundan ibaret bir mekanizma sadece.

Tek dişi kalmış canavarların, popüler kültür dedikleri yalan dünya oyuncaklarını bize dayatmaları neticesinde, ehil olanı olmayandan ayırabilme güdüsü elinden alınmış ahâli, yapılacak hizmetten ziyade en karizmatik hükümdar adayını iktidâra taşır. Bebekler, neyin yenilebilir neyin yenilemez olduğunu anlamak veya bir cismi tanıyabilmek için ağızlarını kullanır. Buna cismin ne olduğunu ve ne işe yaradığını bilmedikleri için başvururlar. Bebekler için asil kriter cazibedir, nesnenin dikkat çekilebilir olmasıdır. Bir kitap ile ışıkları yanıp sönen bir nesne arasında tercihini daha cazibeli olandan yana kullanır. Bu da sanırım neden bu ülkede sesi daha yüksek çıkanın haklı sayıldığını açıklar. Anlaşmazlık yetişkinlerin azınlıkta olması ve yetkin olamamasından kaynaklanıyor. Bebeklere ise büyüme imkânı verilmiyor, çünkü onlara hitap etmeye müktedir olanlar, bedenen yetişkin fakat fikren bebek kalabilmeleri için sürekli “agu” diye iletişim kurmaktalar. Böyle bir ortamda halkın konuşmayı öğrenmesi, konuştuklarının ise fikirlerine ve kalplerine düşebilmesi olanaksızdır.

Türkler Hazret-i Peygamber'in ümmetidir. Resulullah'ın ümmeti ise iktidar sahiplerine verilmiş bir emanettir. Emanet ise daha iyi propaganda yapana değil, emin kişiye verilir. Bu topraklar üzerinde bir zamanlar 300 yıl boyunca hiç adi suç vukuatı olmaması, siyasetinde Nisa Suresinin 58. âyetine vâkıf ve hâsıl olması sâyesindedir.

Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. (Nisa Suresi 58)


* Işık, Zafer (2009, Haziran). Yalan Dünya Terminolojisi: Demokrasi #1. Yarın Dergisi

** Önder, Mehmet. Mevlânâ (Hayatı-Eserleri) 1001 Temel Eser. Tercüman Yayınları

*** Resim: Jacques Louis David (1787). Sokrates'in Ölümü. Tuval üzerine yağlı boya tablo. Catharine Lorillard Wolfe Koleksiyonu, Wolfe Vakfı, 1931