Uygarlık Yolunda “Demokratik Monarşi” Çıkmazı

Uygarlık Yolunda “Demokratik Monarşi” Çıkmazı

ŞIK, Zafer (2005) *

12.04.2005 tarihinde, İsmâil Küçükkaya gazete yazısında Doç. Dr. Erol Göka’nın “Türk tipi demokrasiye ihtiyaç var!” feryâdına deyinmiş ve Türk kültürüne özgü davranış biçimleri üzerine kısa başlıklar geçmişti. Küçükkaya aynı şekilde Göka’nın Orta-Asya bozkırlarından Anadolu’ya değişmeden gelen kültlerin toplumumuzdaki önemini vurgulamıştı.¹ Göka, Türk tarihi araştırmalarında, Türk toplumuna özgü davranış biçimlerine rastlamış; hatta bazı grup davranışlarının şaşırtıcı olarak VI. Yüzyıl Orta-Asya’sından beri hiçbir değişime uğramadan geldiğini yazmıştır.²

Türkler -efsaneler doğru değil ise- gökten inmiş bir millet değildir. Törenin öneminden tutun; din, dil, politika hatta kadın ve erkek ilişkilerine kadar uzanan bu köklü geleneğin atalardan kalan genetik bir miras olduğunu biliyoruz. Konumuz “Türk grup davranışı” olunca beşerî bilimlerle uğraşanlar, tarihsel boyutlarından dolayı, bir hayli engebelerle karşmaktadırlar. Engebelerin başında kuşkusuz başka toplumların etkisinden doğan yorum biçimlerinin tespiti yer almaktadır. Bu sorun için saha araştırmasında izlenmesi gereken yol; öncelikle grupların bireysel ve toplumsal olgular karşısında verdikleri tepkileri, tepkilerin yol açtığı fiziksel ve görüngüsel etkilerin kültür normlarına uyup uymadıklarını incelemek olmalıdır. Bunu daha sonraki süreçte, toplumların elimizdeki veriye olan ihtiyacının psikososyopolitik analizi izler.

Belediye otobüslerinden alışveriş merkezlerine, stadyumlardan meclislere kadar yaptığımız davranışların kökenini bilmemiz, medeniyet karşısında iplerin bizim elimizde olmasını sağlar. Bir süre sonra yaptığımız deney ve gözlemlerin bireysel olarak ne kadar mühim olduğunun farkına varıyoruz; ancak bizi zorlayan nokta, beride belirttiğim üzere, oradaki davranış biçiminin bize ait olup olmadığıdır.

Bizim Kümesten Gelen Feryad: “Kut kut kutaad!”

Politika sahasında özgün davranışları incelerken karşımıza binlerce yıldır sürdürdüğümüz büyük kültlerden biri olan “Kut” anlayışı öne çıkmaktadır. Türk-Moğol ortak inanışı olan Kut, (modern dildeki karşılığını tam olarak bilemiyoruz, daha çok yüce, dokunulmaz, günahsız, rahmet, bereket vb. gibi yardımcı eylemlerle açıklıyoruz.) açıklanması zor kavramlarımızdan biri olarak yaşamlarımızda yer alıyor. Günümüzde bile bu kavramda terminolojik değişiklik olmuş değildir. 1500 yılda yalnızca “–sal, -lu, -luk…” gibi ekler getirebilmişiz; o da ana kavrama benzeştirme-pekiştirme görevinde ve alışkanlıktan dolayı ayırmadığımız bir ekten ibaret. Kut-sal inançlar Türklerin toplum yaşayışlarının en temel ögesi olmakla beraber, soyut bir kavramdan ziyâde, insan ilişkilerine, ülke yönetimine ve ekonomiye düzenleyici veya bozucu eylemleriyle addolunmaktadır. Küçükkaya aynı yazısında Göka’nın “Türkler’de anauruk toplum yapısı hâkimdir” sözlerine de yer vermişti.¹ Bizim tespitimiz de aynı doğrultudadır; nitekim Kut inanışı da anaurukluktan nasibini almıştır. Tıpkı İlbilge Hatun’dan Kül Tegin’e geçtiği veya türeyiş efsanesindeki kurdun dişil olması gibi.

Asya Hun Kağanlığı’ndan Osmanlı Hükümranlığı’na kadar kut sistemi hep süregelmiştir. Anlayış odur ki: Türk Hakanı’ndan Tanrı (Kök Tengri) tarafından kut (kutluk), küç (güç) ve ülüğ (üretkenlik, bereket) ile donatılmış, mutlak itaat edilmesi gereken seçilmiş kişiler olarak bahsedilir. Bu hükümdarların vahdetleri aynı zamanda Freud’un çalışmalarında da adı sıkça geçen “tabu” olma özelliği taşımaktadır.³ Kutsal hükümdar yılda bir kez halkının karşısına çıkar, savaşlar da bile -istisna olmadıığı sürece- otağında oturur ve Tanrı’nın vermiş olduğu üretkenlik görevini sürdürürdü. Ancak hükümdarlığın bu imrendirici özelliği kadar tehlikesi de meşhurdur: eğer ülke kutsallıktan, emniyetten ve bereketen yoksun hale gelir, ya da bir zayıflama anında, ülkenin kötü yönetildiğine kanaat getirilse, hakan Tanrı’ya kurban olarak sunulur Tanrı ile budun arasındaki anlaşmazlık giderilir; ve kutsallık yeni bir hakan ile tazalenmiş olurdu. Sencer Divitçioğlu, Tanrı ile hakanın konumuna yönelik şu sözleri söylemiştir:

...Türk kağanları Tengri tarafından bahşedilen kut, küç ve ülüğü kullanmaya hak kazanmış ölümlüler olduğundan Tengri’nin altında insanoğlunun üstünde bulunurlar.“Üstte Kök Tengri, altta Yağız Yer yaratıldığında ikisinin arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlunun üstüne atalarım Bumin ve İstemi kağanlar hüküm sürmüşler.” (Kül Tegin Yazıtı) Bu bakımdan Türk kağanları Tengri değil, onun resulüdür. Bu demektir ki onlar insanoğlu ile Tengri arasında bir sabcıdır. Tengri-teg’dirler. Kül Tegin Yazıtı’nın başında bulunan “tengride bolmış” deyimlerini hep böyle anlamak gerekir. Her ikisi de aslında, “tengri tarafından yapılmış” demektir. “Türk hakanları insanoğlunu idare etmek için Tanrı tarafından yüceltilmiş” diyor (Ögel 1982: 110) Doğrudur: Türk kağanı ne Tengri’nin kendisi ne de oğlu olduğundan altındaki insanlarda onun kulu değillerdir. (...) O, sadece Tengri’nin kutunu, gücünü ve ülüğünü Türk toplumuna iletmesi için seçilmiş bir ölümlüdür.. (...) Kök Tengri, Türk kağanlarını seçmiştir ama, sorunları çözecek olanlar, bundan böyle, gene kağan ile Türklerin kendileridir... (DİVİTÇİOĞLU, 2005) ⁴

Divitçioğlu kağanlığı, tanrının tözlerini küçülterek bir ölümlüye indirgemesi ve bundan dolayı da hakanın bir “ayar-tanrılık” derecesiyle yeryüzüne gönderilmesi olarak nitelemektedir. Sanırım Türkler’de hükümdarın neden bu kadar önemli olduğuna yönelik bir fikrimiz oluşmuştur. Eğer geçmişe ait bilgilere sahip olamasaydık, gökten indirildiğimize kanaat getirebilirdik. Bu tarihsel boyutlar, günümüz siyasetini anlamamız için önemli kaynak teşkil etmektedir.

Kök Türkler’e ait “Irk Bitig” adındaki kaynakta şöyle bir ifade yer almakta: “Ben kara yol Tanrısıyım. Kırılanları birleştiririm; yırtılanları onarırım.” Nitekim tanrısal özellikleri seyreltilmiş küçük ölçekli tanrısal özelliklerle donatılmış ölümlü kağanımız “Teoman” da aynı politikayı Gök Tanrı’nın yardımıyla gerçekleştirmiştir. Kutadgu Bilig’de (Kut Kazanma Bilgisi) en önemli töre emri olarak da Türk budunun bütün dünyanın “kut kuşağı” bağlamasını yerine getirmek, kurt ile kuzuyu bir araya getirmek, gece ile gündüzü birleştirmek gibi “üniteer” (birleştirici) görevinin çok önemli olduğunu okuyoruz. Birleştirici olmak, günümüz Türkiye’sinde de asla ödün verilemeyecek unsurlardan birisidir aynı zamanda.⁵

Tarih boyunca Türkler, belirli zamanlarda başıboş bir hayat sürmüş; fakat bu süreçler asla uzun soluklu olmamıştır. Boylar ve oymaklardan oluşan Türk toplumlarını kadim başbuğ Teoman “Hun” adı altında toplamıştı.

Anadolu Selçuklu dağıldıktan sonra kurulan küçük beylikler de, Osmanlı ailesi tarafından toplandı. Osmanlı’nın dağılma sürecinde başıboş kalan ulus, Gazi öncülüğünde tek bir halk olarak bir bedende yeniden toplandı. Bu tarihsel boyutları incelediğimizde iki önemli nokta görüyoruz, birincisi devletin kut kaynaklı olarak idare edilmesi, diğeri ise hükümdarların nitelikleri.

Egemenlik Savaşında “Tabiat-İnsan” İkilemi

Günümüzde bir “birliğin” peşinden türlü taklalar atılmasına sessiz kalmamız, bu ihtiyaçtan kaynaklanıyor olsa gerek. Bizi toplayacak, birlik haline sokacak bir disipline muhtaç olduğumuz o kadar bellidir ki, bozulanı toparlamak gibi bir yeteneğimiz olmasına rağmen, bunu köreltmek için elimizden geleni ardımıza koymakta üstümüze yok.

Eski Türk devletlerinin başlarında hep bir “Tanrı’nın Elçisi” (veya Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi) bulunurdu. Kağana başkaldırmak demek, Tanrı’ya başkaldırmakla eş değerdi. Yöneticiyi Tanrı seçtiği için, halkın ne onayı ne de itirazı gerekliydi. Günümüzde bu özelliğin sürdürüldüğüne dair şüpheler kuvvetle ihtimaldir, mesela Tanrı’nın yerini sizce ne ikâme etmiş olabilir?

Modern zamanları tarih süreçleri ışığında incelediğimizde, aslında hiçbir şeyin tesadüf olmadığını görüyoruz. Devletler kuruluyor, yıkılıyor ve hiçbir zaman halk irâdesi tarih sahnesinde rol alamıyor. Adeta insanlara yüz yıl öncesinden hazırlanmış bir tiyatro senaryosu dayatılarak, özgür irâdeleri ve yaşam haklarını ellerinden alınıyor. Kimdir bunlar, ne iş yaparlar, gibi sorular bu sisteme muhatap değildir, zira bu mekanizmanın sahibi “tabiattan” başkası değildir. Bütün oyun, yalnızca insanoğluna mutlak egemenliğin kendisi olduğunu düşündürmek ve değişimi devam ettirmek içindir. Eninde sonunda bir gün işi bittiği zaman tabiat bizi kusacaktır, ister buna apocalypse veya kıyamet dersiniz, ister yok oluş dersiniz, bu sizin inancınızın tercihidir. Kimse bunun insanoğlunun irâdesince olacağını iddia edemez. Değişim bizim davamız değildir, istesek de istemesek de olacaktır bu, bizi ilgilendiren ve önemli olan ise gelişimdir. Biz bu gelişimin neresindeyiz? Önemli olan da budur.

Egemenlik Anlayışında “Hükümet-Ordu” İkilemi

Her bilinçli birey görecektir ki, günümüzde gelişimli değişim değil, yalnızca değişim söz konusudur. Değişimin iyi yönde mi kötü yönde mi olduğunu, o ülkenin milli iradesinin arz-talep oranlarına bakarak söyleyebiliriz.

Türkler geleneksel toplum yaşantısından çıkarak büyük şehirlere göçle mafyöz bir hayatın içine batmıştır. Televizyon, döviz, turizm, otomobil, futbol… Derken liberalden bozma çürük bir döngünün parçası olagelmiştir. Doğudan göç edenler bugünün metropollerine böyle bir temel kurmuşlardır.

Gelişim aşamalı değişim ile mümkündür. Türk toplumuna uygun tek model ise Kemalizm ve onun devrim prensipleridir. Gazi Paşa Hazretleri’nin üstün askeri ve siyasi stratejisiyle kurulmuş olan bu Cumhuriyet, ucu açık bir evrim modeline sahip olması sebebi ile her dönemin ihtiyaçlarına ayak uydurabilme teşekkülü göstermektedir. Bu yüzdendir ki, Kemalist bir politika izleyen ulusların hiçbir zaman askeri ihtilale başvurmalarına imkan yoktur. Hiçbir zaman Kemalizm faşist bir dayatma ile daim ettirilemez. Tereciye tere satmak, değil ideolojileri devam ettirmeyi sağlamak, hem halkı hem fikirleri zevzek bir hale sokmaktan başka bir işe yaramaz. Zamanında “Din elden gidiyor!” diyen dinciler(?) nasıl ki İslâm’ı saptırmışlardır, yakın zamanda da tarihsel olarak anakronik bir konumda kalarak Mustafa Kemal’e sığınan, kökeninde faşist dürtüler bulunan kimi Kemalistler, kötü emellerine büyük kurtarıcımız Atatürk’ü alet ettiler

Orta Asya Türk devletlerinde hükümet yapısı iki parçadan oluşuyordu. Birincil bölge doğu, ikinci bolge batı idi. Türkler’in doğuda doğması ve hakanın otağınında aynı yerde olması sebebi ile doğu kutsal kılınmıştır. Doğu kut, küç ve ülüğ görevini sürdürürken, batının ise başında başka bir hakan, ama doğudaki gibi kutsal olmayan bir han bulunurdu. Türkler tüm zamanlar boyunca her zaman batıyı merak etmiştir, bunun içinidr ki Orta Asya Türk devletleriden Osmanlı İmparatorluğu’na kadar hep batı ile uğraşmışlardır. Batı hanlığı seferlere çıkmak, cenk etmek ve devletin sınırlarını genişletmek, ekonomisini geliştirmek zorunda idi.

Esas itibari ile günümüzde bu devlet yapısının çok fazla değişmediğini görüyorum. Batı hanlığının yerini “hükümet” ikame etmekte olup, toplumun kut, küç ve ülüğ ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için gerekli ortamı yaratma görevi demokrasi ile verilmiştir. Yalnız bu kez batıya kılıç çalarak ilerlemiyoruz… Kutsal ve yegane egemen hakanın yeri boş kalmış -normal şartlarda bu süreçleri izlediğimizde bu makamın silahlı kuvvetler tarafından işgal edilmesi gerekirken- mafyöz ve empreyalist politikalar bu kutsal otağı laçkalaştırmış ve halkın kutsal otağa güvenini kaybettirmiştir. Bu yüzdendir ki silahlı kuvvetler böyle bir makamı kendilerine görev saymıyor ve bu makama temkinle bakıyor.

Hükümet dişi, ordu erkektir yapısal erklikte. Toplumun totemi ordunun elindedir, bu yüzden ordu aynı zamanda babalık rolündedir. Çocuğu hata yaptığında onu uyaran, yapmaması gereken bir şey yaptığında da onu cezalandıran bir baba vardır ülkemizde. Tüm uygarlıklarda emniyet sibobudur bu erk.

Tabi bu erklik günümüzde ne kadar yetkindir orası meçhul. Baba zamanın şartlarına ayak uydurmuş, “lite” bir baba olduğu izlenimi uyandırsa da, içinde hala kendine yediremediği baskın ve dikteci yanları kızışmaktadır. Ancak her ne kadar emniyet sibobu gibi görünse de, sonuçta kurtuluş savaşı bu kurum tarafından değil, milletin azim ve kararlılığı ile kazanılmıştır.Gazi Paşa Hazretleri gökten inmemiştir, bu toprağın çocuklarından mutlak böyle şahsiyetler çıkacaktır ve çıkmaktadır. Yeter ki kadınımız kadın, erkeğimiz erkek olsun.

Yeni fikirler ya da yeni hayatlar arama çabasının bize zaman kaybettirmesi yanında mevcut olanların da yozlaşmasına sebep oluyor. Mevlana’ya, Yunus’a, Hacı Bektaş’a gönüllerimizi kapatmış yerlerine cahilanı başımıza pir yapmışız. Şeyh Bedreddin’e dudak bükmüşüz, ithal antidemokratik bir liberal dünyaya heves etmişiz. Şimdi ise Gazi’ye sırt çevirmiş, onbinlerce şehit ile cihad ettiğimiz kapitalizm ve onun çocuğu emperyalizme, anamızın bacımızın iffetini, vatanın namusunu ve şerefini KENDİ ELLERİMİZLE teslim etmişiz ve gözden çıkarmışızdır. Geri dönüşü vardır; geri dönüş, bu milletin diğer milletlerden farkını idrak etmesinde ve aradığımız birleştirici ulusal birlik kudretini, bu ülkenin kardeş halklarında bulunan asil kanda mevcut olması bilinmelidir. Hem vatan hem özgürlük kan ile mümkündür ve bu topraklarda burası benim, burada mutluyum diyen herkesin kanı kutsal kılınmıştır.

Erol Göka “Türkiye Vardır”² diyerek hem bu tabiatta kalma mücadelemizi hem de insan-iblis işbirliği ile ortaya çıkmış bu vahşi sistemlere tepkimizi özetlemiştir. Bu millete en fazla lazım olan şey: net, temiz ve samimi görüşerdir. Bu bakımdan Göka’nın işaret ettiği tespitlere dikkat etmeliyiz. Hem vatan hem özgürlük diyen Türk’e ne mutlu, ne mutlu özgürlük isteyen evladı yetiştiren analara.


* Işık, Zafer (2005, Ekim). Uygarlık Yolunda “Demokratik Monarşi” Çıkmaz. Yarın Dergisi, Sayı: 42

** Resim: Jean Baptiste Vanmour (1724) barok ve oryantalizm tarzda yağlı boya tablosu. Fransız Büyükelçisi Vikont d'Andrezel'in Sultan III Ahmed tarafından 17 Ekim 1724 tarihinde İstanbul'da kabulü. Davet yemeği Sadrazam İbrahim Paşa tarafından verilir.

  1. Küçükkaya, İsmail (2005). "Biz Böyleyiz Çünkü…" Akşam Gazetesi, 12.04.2005

  2. Göka, Erol (2004). Topluluklar ve Zihniyetleri. Odak Yayıncılık. Ayrıca: Göka, Erol (2004). Türkiye Vardır. Kızıl Elma Yayıncılık

  3. Freud, Sigmund (1913).Totem und Tabu: Einige Übereinstimmungen im Seelenleben der Wilden und der Neurotiker. Beacon Press

  4. Divitçioğlu, Sencer (2005). Orta-Asya Türk İmparatorluğu. İmge Kitabevi Yayınları

  5. “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” Atatürk, Mustafa Kemal (1930). Ayrıca: T.C. Anayasası’nın 66. Maddesi