Türk Grup Davranışı Üzerine

·

12 min read

Türk Grup Davranışı Üzerine

ŞIK, Zafer (2006) *

Zafer IŞIK: Sayın Göka, uzun süredir bu alanda çalışmalarınızı ilgiyle takip ediyorduk. Ha çıktı ha çıkacak dediğimiz beklenen ve noksanları tamamlayacağını düşündüğümüz bir kitapla karşımıza çıktınız. Bu kitabı yazma amacınız nedir?

Erol GÖKA: Teşekkür ederim. Öyle ters bir zamanda çıktı ki kitap! Ortalık Türkler hakkında atıp tutan kendini bilmezlerden geçilmiyor. Bu herc ü merc içinde neredeyse bizim bunca yıllık çabamız kaynayıp gidecek, neredeyse Türklerle ilgili ben de bir kitap yazdım diye derin bir suçluluk duyacağım. Neyse ki bizi bilen biliyor. Zaten kitapta da kendimizi bu atıp tutuculardan özenle ayırmaya çalıştık:

“Türklerin davranışlarının tarihin derinliklerine uzanan kökenlerini araştırırken amacım hiç de Türkleri “vur abalıya!” haline getirmek değil. Tam tersine, “Türk grup davranışı”nı bilimsel bir tema olarak akademinin ilgi alanına katmayı ve eğer bu bilimsel çalışmalardan “kendine özgü Türk modernleşmesi”nin nasıl olması gerektiği hakkında ipuçları ortaya çıkarsa, bunları karar alıcıların dikkatlerine sunmayı hedefliyorum. Ama şimdi görüyorum ki, sokakta gördüğü her olguyu Türklere mal ederek ve oracıkta uyduruverdiği ironik bir dilin arkasına gizlenerek, hatta bu ucube dili yaratıcılık diye sunmaya kalkarak ekmek parası kazananlar, bir “anti-Türk” söylem tutturmuş gidiyorlar. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde görülen her türlü olumsuzluğu, “Türk olmak” gibi aslı astarı olmayan, tuhaf bir nedenle açıklamaya çalışan, tuhaf insanlar belirdi.

Yok, o kadar basit değil. Ne “Türk grup davranışı”nın izini bu kadar kolay sürebilirsin, ne de yalnızca ironiye sığınarak, dilini eleştiri yeteneğinle bileyerek yazdıklarınla “aydın” olmaya hak kazanırsın! Yaşadığı toplumu tiye almak; ekonomik, siyasal, konjonktürel birçok nedeni olan toplumsal davranışlarla, toplumun inançlarıyla alay etmek, kendini toplumun içinden çıkartıp üstüne yerleştirmek, insanı “aydın” değil, olsa olsa “maskara” yapar. Aydın, sorumluluk sahibidir; sorumluluk ise, nedenlere yönelik bir çabayı ve çözüm üzerine düşünmeyi gerektirir.”

IŞIK: “Türk Grup Davranışı” hangi sorunlara çözüm arıyor?

GÖKA: Ortada her şeyden önce bilimsel olmayı hedefleyen bir çalışma var. “Türk kimdir?”, “Türklerin bilinen tarihleri boyunca değişmeden kalan, kendilerine özgü davranış kalıpları var mıdır? Varsa nelerdir”, “Türkiye Türklerinin davranışlarını da hala bu tarih boyunca sürmüş olan kalıplar mı şekillendiriyor?”, “Türk Grup Davranışı”, bu sorulara bilimsel cevaplar verdiği iddiasını taşıyor. Hala büyük ölçüde göçebe-çoban-savaşçı bir toplum olmanın temel özelliklerini koruyan Türklerin kadın-erkek ilişkilerindeki tutumları, gösteriş ve şatafat kültürleri, mafiyöz oluşumlara çanak tutan segmenter toplum yapıları, toplumsal sorunların çözümünde savaşçı bir zihinle hareket etmeleri, uygarlıklara kolay uyum sağlama yetenekleri, tarihin en yüksek dinsel hoşgörüye sahip toplumu olmaları, İslamlaşma süreci de dahil olmak üzere her zaman Eski Türk Dini’ne bağlılık göstermeleri hep kendine özgü bir nitelik taşıyan bu ortak davranış kalıplarından bazıları.

“Türk Grup Davranışı” kitabı, bir “Tarihsel Psikoloji” çalışması. Tarihsel Psikoloji, akademide henüz çok yeni bir dal; Türklerin tarihsel psikolojisi ise, el değmemiş biçimde duruyor. “Türk grup davranışı”, Türklerin tarihsel psikolojisinin, çok ama çok küçük bir kısmı. Türk tarihi boyunca, değişmeden kalmış, grup psikolojik unsurların neler olduğunu saptamaya, elden geldiğince de açıklamaya çalışıyor.

IŞIK: Kitabınızda ağırlıklı olarak “Türk Modernleşmesi” kavramı yer almakta, bununla başlarsak bu saydığınız grup psikolojik unsurları biraz açıklayabilir misiniz?

GÖKA: Evet, birçokları gibi bizim de en büyük derdimiz, “kendine özgü Türk modernleşmesi”… Türkler Osmanlı’nın Duraklaması’ndan beri Batıda olup biteni anlamaya olmasa bile ona ayak uydurmaya çalışıyor. Batılılaşmanın değil ama modernleşmenin izlemememiz gereken en emin yol olduğunu düşünüyorum ve kendine özgü Türk modernleşmesinin önündeki ayak bağlarını göstererek sürecin olumlu yönde akmasına katkıda bulunmak için de bu çalışmayı tasarladım. Yani bilimselliği zedelediğini bile bile bu noktada tarafgirim. Bu nedenle Türk grup davranışının daha çok modernleşmemizin önünde engel olan olumsuz niteliklerine vurgu yapmaya çalışıyorum.

Ayrıca modernleşmenin Batı tarafından dayatılan biçiminden rahatsız oluyorum. Modernleşme onlar istedi diye değil gerçekten gerekli bize. Nasıl bir modernlik istediğimizi ise yalnızca biz bilebiliriz. Kaldı ki, ne yarım kaldığı söylenen modernlik projesinin ne de giderek küreselleştiği söylenen post-modern kültürün dünyadaki insanları ve insan ilişkilerini tek biçimli bir hale getirebileceğine inanıyorum. Nasıl insan olmamızın getirdiği varoluşsal zorunluluk nedeniyle hepimiz insan kardeşlerimizle aynı biyolojik kaderi paylaştığımız halde dünyanın farklı bölgelerinden farklı biyolojilere sahip insanlar varsa, aynı şekilde dünyanın farklı yörelerindeki insanlar farklı grup davranışı özellikleri sergiliyorlar. Bu yüzden insan davranışını biçimlendirmek için ortaya konduğu söylenen tüm projeler eninde sonunda karşılaştığı toplumun grup davranışına sinmiş özelliklere çarpacak ve şöyle ya da böyle biçim değiştirecektir. Bu nedenle evrensel bir modernlik olamaz olsa olsa onu alan toplum tarafından değiştirilerek içselleştirilmiş modernlikler olabilir.

Modernlik maceramızın hem bize özgü niteliğini hem de neden bu süreçle aydınların yakından ilgilenmeleri gerektiğini anlayabilmek için modernlikte en ileri gittiği söylenen kentlerimizdeki insanların davranışlarına şöyle bir bakmak yeterli. Ankara’nın Kızılay’ından izlediğimiz insan manzaraları, bir Avrupa kentindekinden farklı. İnsanların Kızılay’da trafik ışıklarını hiçe sayarak, adeta çiçeklere basarak karşıdan karşıya geçmeye çalışmaları; otomobillerini ata biner gibi birbirlerinin haklarını azami ölçüde ihlal ederek kullanmaları; kadınların ve erkeklerin bedenlerini taşıma, selamlaşma, kucaklaşma, öpüşme biçimleri bir Avrupa kentindeki insan davranışlarına benzemez.

Böyle farklılıkları kimileri ‘kültürel farklılıklar’ başlığı altında ele alabilirler; Kızılay’daki manzarayı ‘çarpık kentleşme’, ‘hızlı sosyoekonomik dönüşüm’ gibi kavramlarla açıklamaya girişebilirler. Bunlara itirazım olmaz ama bu teorilerin farklılıkları yeterince tüketici biçimde açıkladığını da kimse söylememelidir. Ben fazladan olarak, grup olarak yaşadıkları her yerde (ki bu insanların yaşadığı her yer demektir) insanların ortaklaşa ürettikleri bir davranış biçiminin ve sağlam bir grup psikolojisinin olduğunu ileri süreceğim. İnsanların grup davranışlarının çok sağlam bir psikolojik temeli olduğunu söylemek, onların toplumsal teorilerde ileri sürüldüğü gibi pek de öyle kolayca yıkılamayacağı anlamına geliyor. Grup davranışının bir psikolojik temele sahip olması, onların belki de hiç değiştirilemeyeceklerini hesaba katmayı gerektiriyor.

Bu düşüncelerim yüzünden bir süreden beri, artık gelecek toplum kurguları, ütopyalar, toplumların nasıl ve neden değiştikleri değil, neden değişmeden aynı kaldıkları sorunsalı bana daha ilginç geliyor ve Anadolu Türk kültürlerinin izlerini tarih içinde geriye doğru süren okumalar yapıyorum.

Şöyle bir yöntemim var: Yaşadığım yer olan Ankara’daki insan manzaralarına, beşeri bilimlerdeki literatür rehberliğinde, bakıyorum, en çarpıcı görünümleri kaydediyorum. Bu görünümler, Türkiye’nin tamamında ortak olacak kadar yaygın mı test ediyorum. Bulduğum fenomen bu testleri geçmişse, ulaşabildiğim kaynaklardan onun tarihsel kökenlerine gitmeye gayret ediyorum. Eğer bu fenomenlerin tarihsel kökenleri varsa, yani Türk tarihi boyunca değişmeden kalmışsa, bu türleri “Türk grup davranışı” olarak işaretliyorum. Bir başka deyişle, bir büyük grupta “şimdi” görülen ve görüldüğünde hemfikir olunan bir davranışın tarih içindeki sebatını ve kalıcılığını sorun ediniyorum ve bu nedenle, şimdiki davranışların izlerini sürebilmek amacıyla tarihe bakıyorum. Şimdiki davranış örüntülerinin belirlenmesinde beşeri bilimlerin, bu örüntülerin tarih içindeki izlerinin sürülmesinde Türkiyat’ın ortaya çıkardığı olguları bir araya getirmeyi ve onları grup davranışıyla ve toplumsal zihniyetle ilgili psikoloji teorilerine göre yorumlamayı esas alıyorum.

IŞIK: Kitabınızda konulara sorular sorarak başlamışsınız. Bizde aynı sıralamayı takip edersek uygun olur zannımca. Ama önce neden şu “grup davranışı” kavramını kullanıyorsunuz ona cevap verin sonra da Türk nedir? Türk grup davranışı nedir? Türkçe neden önemlidir? Sorularına...

GÖKA: “Türk kültür tarihi”, “Türk kimliği”, “Türk kişiliği”, dendiğinde çeşitli dallardan araştırmacılar, “Türk” denilen insanlardaki benzer davranış örüntülerine gönderme yapmak endişesi taşırlar. Biz bu başlıklar altında üretilen birçok çalışmadaki değerin farkındayız ama aynı şekilde akademideki bu kavramların, “grup davranışı” adını verdiğimiz olguyu tam olarak içer(e)mediklerini ve tanım alanlarındaki belirsizlik, ideolojik ve hatta siyasal içerimler taşımaları nedeniyle bilimsel bir çalışma için elverişli ve yeterli olmadıklarını düşünüyoruz.

Bize göre, kültür vb. belirsiz kavramlar yerine, insan topluluklarını araştırmak için en uygun duran kavram, “grup” kavramı. Ulus, kabile vs. gibi insan toplulukları, bir insan grubunun evrensel tüm özelliklerini gösterirler; onların yegane farklılıkları niceliksel olarak büyük oluşlarıdır. Grup kavramının bilim dünyasındaki yeri oldukça sağlam ve tanımlı; küçük gruplar oluşturmak ve onları ampirik olarak incelemek, küçük gruplardan elde edilen bilgileri, büyük gruplara aktarmak mümkün.

“Türk”ün kim olduğu, oldukça tartışmalı bir konu. Ama bu tartışma, bazılarının yaptığı gibi “Türk diye bir ırk yok!” diye kestirip atmayı değil, tam tersine enine boyuna düşünmeyi gerektiriyor. Kitabımızda “Türk” adı asla yalnızca bir ırkı ve soyu kastetmek için kullanılmamıştır. Amacımız “davranışların ırka özgü nitelikleri” gibi beyhude ve sahte-bilimsel bir çaba değildir. ”Irk”ın bilimsel olarak kullanışlı bir topluluk yapısı için bir temel oluşturmadığı açıktır. Zaten beşeri bilimlerde ve bu arada bizim alanımızda her ne kadar ırkçı izlenimler veren girişimler varsa da, “saf ırk” tamamen hayali bir varsayım olduğundan hiçbir zaman bir ırk bir bilimin nesnesini oluşturmamış; “etnisite” kavramıyla bir ırk kastedilmemiştir. “Etnik Psikoloji”yi veya “Etnopsikiyatri” kavramını bizim bu çalışmamızda kullandığımıza yakın kapsamlarla, yani ırk ve soydan ziyade ortak yaşantı ve yaşam kültürünü anlatmakta kullanan araştırmacılar vardır. Biz de çalışmamızı böyle bir çerçeveye oturtabilir; bu kavramların içinde bir tanım alanı bulmaya çalışabilirdik. Ancak biz “etnik” kavramını da “kültür” kavramı gibi bilimsel olmayan çağrışımları nedeniyle kullanmamayı tercih ettik.

Kimlerin “Türk” oldukları ve Türk olmanın ölçütleri konusunda karar verecek olan biz değiliz. Bizim görevimiz, Türklerin tarih içinde, bir etnisite olarak yerlerini almalarının öyküsüyle ilgilenmek veya Türklüğü gösteren ölçütleri saptamak değil; tüm bu tartışma ve değerlendirmelerin sonucunda “Türk” oldukları kabul edilen toplulukların tarih boyunca görülen, tarihe direnen grup davranışlarını incelemektir. Bugüne kadar kimlerin “Türk” olduğu konusunda bilim adamları arasında en çok fikir birliği sağlayan tanım, dilbilimsel olandır. Buna göre “anadili Türkçe olan Türktür.” Çalışma boyunca biz de bu tanıma bağlı kaldık. Tarih boyunca, Türkçe konuşarak gündelik yaşam pratiklerini sürdüren, çocuklarına ana dil olarak bu dili öğreten insanlar, bir arada yaşamalarından kaynaklanan, bireysel farklılıkların önüne geçen, tarih boyunca değişime belirgin bir direnç gösteren bir tepki, tutum örüntüsüne sahiptirler; “Türk grup davranışı” adını verdiğimiz olgu da budur.

Türkçe, yalnızca Türk’ün temel niteleyicisi değil aynı zamanda bin yıldır Anadolu merkezli geniş bir coğrafyanın Lingua Franca’sıdır. Türkçe, farklı ırk ve etnik kökenden gelmiş insanların aynı coğrafyada birbirleriyle kaynaşarak modern zamanlarda ulus halinde bir siyasi organizasyon kurabilmelerine vesile olmuştur. Türkçe sayesinde “Türk” adı, hukuki olarak, bu topraklarda yaşayan herkese, Türkiye Cumhuriyeti’nin özgür ve eşit yurttaşlarına verilen bir içerik kazanmıştır. Türkçe sayesinde Türkiye Cumhuriyeti içindeki vatandaşlar, kendilerini özgür ve eşit hissetmenin yanı sıra bir kolektif bilinç ve duygu halinde de hareket etmektedirler. Dil, bir grup davranışı ve düşüncesi için temel zemindir. Aynı dili konuşan insanlar, benzer biçimde düşünürler ve benzer grup davranışı gösterirler. Türkçe’nin önemi konusunda başkaca söze gerek var mı bilmiyorum.

IŞIK: Kitabınızda bahsetmiş olduğunuz gösteriş, şatafat, konukseverlik, kolay sınıf atlama vs. Evrensel mi; Türkler’e özgü mü?

GÖKA: Bize göre “Türklere özgü” ama Prof. Dr. Oğuz Adanır gibi değerli hocalar nasıl modernlik evrensel davranış kalıpları oluşturuyorsa, modern-öncesi geleneksel potlaç kültürünün de evrensel davranış kalıpları oluşturduğunu söylüyor, bizim Türklere özgü dediğimiz davranışlara, eski zamanlarda her toplumda görülen davranışlar olarak bakıyorlar. Onlarla kıyasıya tartışmayı sürdürüyoruz. Ama velev ki onlar haklı olsalar bile biz evrensel potlaç kültürünün Türklere özgü niteliklerini araştırmış olmuyor muyuz?

IŞIK: Kitabınızda “Türkler Şamanist-Müslüman mı; Müslüman-Şamanist midir? Türk İslam’ı var mıdır?” Sorularını sorduğunuz bölümde ne anlatıyorsunuz?

GÖKA: Zafer kardeş, bu zor sorularının cevapları ayrıntılarıyla ve üstelik ikna edici bir biçimde ancak kitaptan öğrenilebilinir ama yine de merakı kamçılamak için birkaç cümle söyleyeyim: Türklerin değişmeyen yani “Türk grup davranışı” içinde yer alan öğelerinden bir tanesi, onların ilksel (primordial), yani temel, en eski, arkaik inançlarıdır. bir grubun en eski temel, ilksel inançlarıyla, grup davranışları arasında da kopmaz bir bağlantı vardır ve hatta tarihsel değişime direnen eski temel inançların kendileri, bir bakıma grup davranışı niteliği taşırlar. Eski inançların bir anda değişmelerinin mümkün olmadığı, etkilerini yüzlerce yıl sürdürdükleri artık konuyu farklı yönlerden ele alan birçok bilim dalından araştırmacının kolayca kabul ettiği bir husustur. Hangi dine girerlerse girsinler Eski inançların izleri aynen kalmış ve girdikleri yeni dine rengini vermiştir. Türk İslamı tartışmalarının ana nedeni budur. Bugün alevi veya Sünni hangi mezhepten olursa olsun her Müslüman Türk, inançlarının kökenlerine baktığında çok ama çok şaşacaktır.

IŞIK: Türkler’de kadın-erkek ilişkileri üzerine neler söylüyorsunuz?

GÖKA: Neler söylemiyorum ki! Her şeyden önce kadın-erkek ilişkilerimiz tarih boyunca değişmedi diyorum. Türk grup davranışında kadın-erkek ilişkileriyle ilgili olarak bugüne kadar kafaları kurcalayan, ideolojik ve hatta akademik tartışmalara kaynaklık eden en önemli soru, Türklerin kadın özgürlüğünü hiçe sayan tutumlarının İslamiyet’in kabulüne bağlı olup olmadığıdır. Tartışmanın tarafları, çoğu kez konuyu ayrıntılarıyla ele almak yerine “Türk” ve “İslamiyet” sözlerine atfettikleri siyasal içeriğe göre, bu soruya cevap verme yoluna gitmişler; zengin tarihsel malzeme yığını arasından kendilerini destekleyecek birkaç olguyu bulmakta zorlanmamışlardır. Bizim bakışımız ise bunlardan çok farklı ve bilimseldir.

Kadının toplum içinde çok ayrıcalıklı bir yeri vardır ama Türklerin kendilerine özgü pederşahi düzeninde erkeksi değerler çok daha baskındır; hatta başka kültürlerde eşine az rastlanır biçimde abartılıdır. Türk mitolojisinde yiğitlik, savaşçılık, sözünde durma, dost canlısı olma gibi erlik göstergesi olan değerler, yalnızca bir cinsin özelliği olarak görülmez, tüm toplumun uyması gereken değerler haline gelirler. Cins rolleri arasında bu tür bir değer dağılımı, ortak dil kullanımı ve çocuk yetiştirme pratikleri yoluyla kadın-erkek ilişkilerinde neredeyse Türklere özgü diyebileceğimiz bir ataerkillik formunun oluşumuna neden olur. Bu Türklere özgü ataerkilik formunun ayrıntılılarını ve nedenlerini görmek için yine kitabın çağrısına kulak vereceksiniz dostum…

IŞIK: Türkler’in uygarlıkta ve savaştaki yerleri üzerine birçok makale yazdınız Kitapta da savaşçı-göçebe-hayvancı toplum, töre, kölecilik, devlet kurma, uygarlıklara uyum sağlama ve inançlara olan hoşgörü üzerine deyinmişsiniz. Kısaca Türk ve uygarlık konusunda ne diyorsunuz?

GÖKA: Türkler uygarlık yapıcısı değil uygarlıklar arasında sentezcidir diyorum. Bu öyle uzun bir konu ki, anlatmakla bitmez. Kitapta ayrıntılı biçimde anlattım, Selçuklu ver Osmanlı’nın bile Türk uygarlıkları olmadığını…

IŞIK: Kitabınızın bir bölümünde de “Türkler’de sözlü kültür”e yer vermişsiniz. Ne anlama geliyor bu?

GÖKA: Türklerin grup davranışlarına yön veren temel niteliklerden birisi de onların sözlü kültür dairesi içinde yer almalarıdır. Bu bölümde sözlü kültürü ve Türklerde nasıl yaşandığını anlatmaya çalışıyorum. “Özellikle büyük şehirlerimizde, ne gelenekseli yaşayabilen ne modern olabilmiş bir hoyratlığa batmış biçimde debeleniyoruz. Eğitim için harcanan bunca emeğin, suya yazılı yazı gibi silinip gittiğini, gözümüzü açıp baktığımız her yerde görüyoruz. Lise mezunuyla ilkokul mezununu ayırt edecek veri bulmaktan vazgeçtik, özel eğitim gerektiren çocuklarımızın içler acısı hali de şurada dursun, işlevsel okur yazarlık, yani okuma yazma becerisini gündelik hayat sırasında kullanma oranımız %25 civarında bile değil. İddia ediyorum, bir zamanlar ilkokulu bitirmiş olanlarımızın çok önemli bir kısmı, okulda öğrendiklerini ve hatta okuma yazmayı çoktan unuttu.” gibi sözler söylüyorum. Türk insanı büyük çoğunlukla okuma yazma bilse de, resmi rakamlar yüksek bir okur yazarlık oranı bildirseler de, ancak sözlü kültürde görülebilecek bir zihinsel işleyişe sahiptir ve gündelik hayatında bunun doğal sonuçlarını sergilemektedir. Kitapta ayrıntılarıyla anlatılan toplumumuzun bu özelliği anlaşılamadan bir eğitim ve öğrenme projesi oluşturulamaz.

IŞIK: Kitabın son bölümünde Türkler’in mafyöz, segmentler toplumu olduğunu ve bu kavramlar ekseninde kardeş kavgasını ve sosyopati kavramlarını anlatıyorsunuz. Biraz açıklayabilir misiniz?

GÖKA: Kardeş, en mühim bölüm burası. Mafiyöz toplum yapımız üzerine kafa yormak, çok düşünmek, sağlam bir metodoloji kurmak çok önemli. Bugünlerde bizi canımızdan bezdiren, kural ve disiplin tanımayan, hukukun ve insan haklarının hiçe sayıldığı, azgın ve vicdansız sosyopati, hiç de öyle döneme özgü, koşullara bağlı bir olgu değil; toplum yapımız, psikoloji diliyle söyleyecek olursak grup davranışımız bizzat sosyopatiye çanak tutan öğeler barındırıyor. Bu sosyopatiye çanak tutan unsurlar arasında pederşahi aile yapımızı, “yiğitlik, delikanlılık, erkeklik” değerleriyle donatılmış savaşçı zihniyetimizi sayabiliriz ancak bizzat toplumumuzu oluşturan dinamikler de mafiyöz bir toplum yapısının ortaya çıkmasına hizmet ediyor.

Türk toplulukları, tıpkı bugün olduğu gibi, eski zamanlarda da birtakım semboller etrafında birleşen insanlardan oluşan kümelere ya da segmentlere bölünmüş durumda. Bu segmentler içinde her toplumsal sınıftan insan görmek mümkündür. Bugün siyasal yaşamda çokça kullanılan bu segmentlerin sembolleri (örneğin bayrak, Atatürk, din, Türklük, batılılaşma, laiklik gibi) toplumumuzun tarihsel belleğinin bir devamı niteliğindedir. Her segmentin sembolü, toplumsal kimlik oluşumunda temel bir işlev gören toplumsal temsil araçları; bu nedenle sembollere yapılan bir saldırı, insanların kendi kimliklerine saldırı gibi anlaşılıyor. Bu segmenter toplum yapısının bugüne kadar çözülmesi bir türlü başarılamamış. Biz ise yeni ve çok önemli şeyler söylediğimizi iddia ediyoruz. Bu sayede Türklerin düşmana karşı ittifak yapmak yerine, kardeşe karşı düşmanla işbirliğine girişme tutumlarını, neden kardeş kavgalarının yaşam kültürümüzün temellerinden birisi olduğunu, Türkün Türkü kırdığı savaşları, Alevi-Sünni hatta Sağ-Sol kavgasını anlayabileceğimizi de ileri sürüyoruz.

Mafiyöz ve segmenter toplum yapımız, çok doğal olarak sürekli kardeş kavgaları üretiyor. Artık itiraf edilmelidir: “Türk tarihi, bitmek tükenmek bilmeyen kardeş kavgalarının tarihidir.”Kardeş kavgalarının nasıl önleneceği konusuyla ilgili fikirlerimiz ise, daha çok “uygarlık” nosyonunu eksen alarak geliştirilmiştir.

IŞIK: Son olarak ne söylemek istersiniz?

GÖKA: Şüphesiz, “Türk grup davranışı” alanındaki çalışmalarımız sürüyor, söyleyeceklerimiz bu kadar ve yalnızca bunlar değil. Bu kitaptaki birçok temayı bilimsel bir format haline getirmeye ve Türk grup davranışına yeni kategoriler, arşivimize yeni bilgiler eklemeye çalışıyoruz. Kaldı ki “Türk grup davranışı”, yalnızca bizim çabamızla tüketilemeyecek kadar zengin bir alan. Bu kitabın ortaya çıkmasının ana gerekçelerinden birisi de, bu alanı hem eleştiriye hem de yeni araştırmacıların ilgisine açmak, bu geniş alanı, farklı bilim ve bilgi dallarından yeni katılımlarla zenginleştirmektir.


* Işık, Zafer (2006, Mart). Türk Grup Davranışı Üzerine. Yarın Dergisi, Sayı: 47

** Göka, Erol (2006). Türk Grup Davranışı. Aşina Kitaplar